Kasım 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30
Yıllık Arşiv


KÜNYE

 

KIRŞEHİR Yeni HABER

İnternet Gazete

 

Yayın Yönetmeni:

M. Duran Sönmez

 

 E.Posta: kirsehiryenihaber@gmail.com

 

www.kirsehiryenihaber.com

Basın ahlâk ilkelerine uymaya söz vermiştir.

 

Sitede yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur.

 

 

KIRŞEHİR Yeni HABER  İMD üyesidir.


Son Fotoğraflar
Mucur
Mucur Yenice Mah.
Türk Büyükleri Parkı
Ana Sayfa > Cevat Kulaksız > Laik Cumhuriyette hâlâ mı türban?
Laik Cumhuriyette hâlâ mı türban?

                           "İnsanın en alçağı din kisvesi altında dünya menfaati sağlayandır"

                                            (Abdullah İbni Mubarek  X.yyıl fıkıh bilgini).

 

Avrupa'nın az gelişmiş, borç batağına saplanmış, bin bir sorunu olan ülkemizde, türban tartışmasından ziyade, iletişim, ekonomi, kalkınma, eğitim, kültür gibi çağdaş sorunları tartışmalı idik. Avrupa'nın en az kitap okuyan, en az gazete okuyan ülkesi olarak, nasıl aydınlanır, nasıl kalkınırız tartışmalarını yapmalıyız.

Kim ne derse desin, " türban" dediğiniz olay, dinsel bir simge olup insanların kafalarının beyinlerinin bohçalandığı bir olaydır. Türban dinsel amaçlarla yapılan bir baş bağlama şeklidir. Bunun dayatmasını yapanlar, hiç gereği yokken bunu savunanlar, dini siyasete alet etmekteler. Bu dinsel simgeyi serbest bıraktığınız zaman, az Müslüman, çok Müslüman kavgaları yanında, başında bin bir çeşit acayip giysiler, Yahudi kepi, sarık çarşaf daha nice sembol ve giysiler sorunlar, tartışmalar, kavgalar çıkacaktır. " Erkek hastaya bakmam, erkek öğretmenin sınıfına girmem, erkeklerin otobüsüne binmem, erkek doktora görünmem, erkek doktora doğum yaptırmam" diyenler çıkacak, erkek, kadın eli sıkmayan türbanlı, çarşaflıları bir düşünün. Şimdiden bunların belirtilerini görmekteyiz.

Kısaca, dinsel zorunluluktan bile olsa, siyasal bir simge olduğu apaçıktır. AKP iktidarından önce, her hafta türban gösterileri yapılırken, AKP iktidara gelince, türban yasaklığı devam ettiği halde, birdenbire türban gösterileri kesiliverdi. Demek ki, türban gösterilerindeki amaç, dinsel kökenli bir iktidarı başa getirmekti.

İspanya'da Medeniyetler Buluşması toplantısında, başbakanımız " türban velev ki siyasi simge olarak takıldığını düşünün. Bunu suç kabul edebilirimsiniz?

Kamusal alanda, dinsel simge olan türban, Avrupa'da da, Türkiye'de de, kesinleşmiş mahkeme kararları ile yasaktır. Kendi türban düşüncesinin saplantısı olan bu iktidarın atadığı yeni YÖK başkanı, " sizin dışınızdakilerin verdiği karar sizi bağlamaz" gibi özetleyebileceğimiz, bir söz söylemişti. Ne demek, bir hukuk devletinde bağımsız yargının verdiği kesinleşmiş karar hepimizi bağlar. Hukukçuların anlattığına göre, bu sözler suç teşkil edecek niteliktedir.

Anayasanın 24. maddesi:

"Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz ".

Anayasanın ve yargının kesin hükmüne rağmen, türban diye dinsel bir simgeyi savunmanın mantığında, laikliğe karşı bir tepki ve eylem vardır. Türban olayı dini siyasete alet etmekten başka bir şey değildir.

Dini siyasete alet etmek, bize Osmanlıdan kalan bir kötü mirastır. Sultan ll. Abdülhamit (1876–1909) Anayasayı ilk kabul ettiğinde, devrin yenilikçi aydınlarından Mithat Paşa'yı gözden düşürmek için, dini siyasete alet ederek şöyle diyordu:

"- Göreceksiniz bu Mithat Paşa, Anayasa diye meclisten Kurana aykırı kanunlar çıkaracaktır".  Abdülhamit'teki bu önyargının kaynağı, yenilikten, çağdaşlaşmaktan korkmasından gelmektedir.

Çok partili demokrasimizin ilk iktidarı Demokrat Parti 1950 seçimlerine girerken, "imanla, imansızın ayrılacağı büyük gün", diyerek giriyordu.

Yine aynı parti, seçim öncesi meydanlarda yaptığı propagandalarda şunları söylüyordu:

"- Bir yanda Kuran bir yanda Nutuk… Söyleyin bakalım, sandıkta Kuranı mı, Yoksa Nutuk'u mu seçeceksiniz"  {(Atatürk'ün Nutuk kitabı). Halkın yarısı okuma yazma bilmiyor; kime, nasıl oy vereceğini bilmeyen halk oyunu, biliyorlardı ki Kuranı savunana, (daha doğrusu Kuranı istismar edene verecekti.}

Böylece Demokrat Partililer karşı parti CHP yi, halka karşı imansızlıkla suçluyor, Atatürk düşmanlığının tohumlarını ekiyordu. Yine aynı parti Kuran ile Atatürk'ün Nutkunu karşı karşıya getirip haince dini siyasete alet ediyordu. Daha sonraki seçimleri de kazanınca, aynı partinin lideri Menderes 1957 de, mecliste milletvekillerine böbürlenerek hitap ederken, " siz isterseniz Hilafeti bile getirirsiniz" diyerek, gericiliğe yeşil ışık yakıyordu.

Menderes, böylece Atatürk devrim ve ilkelerine ihanet eden tavır içinde iken, Atatürk'ün yanında Kurtuluş savaşında savaşmış, devrimleri birilikte yaşamış, DP lideriyken Cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar, her yıl 10 Kasım'da Anıtkabir defterini sadece imza ve tarih atmakla yetiniyordu. (Kaynak: Anıtkabir-Racon-Zambak Faruk Bildirici sf: 94)

"Niçin erkekler İslam'ın ilk yıllarındaki gibi giyinmiyorlar da bu geleneği kadınlara uygulatıyorlar. Türban takan kadınlar bunu neden merak edip erkeklere sormuyorlar?" B. Uluçay'ın dediği gibi bazı kadınları bu yönde kullanılıyorlar.

*

Bilindiği gibi piyanist Fazıl Say, bu dinsel kökenli tavırlar, gelişmeler üzerine, giden haftalarda, endişelerini dile getirerek, "ülke karanlığa gidiyor, bende çekip gidebilirim" demişti, sadece. Piyanist Fazıl Say'ın korumalar eşliğinde sokağa çıktığı söyleniyor. Bekir Coşkun'a da koruma verilmiş… Bekir Coşkun, Cumhurbaşkanı Gül için " benim cumhurbaşkanım değil" demişti.

Atatürk Devrim ve ilkelerinden ödün veren bu aymaz tavırlar, sonradan Erbakan, Fethullah Gülen, Hizbullah…. (Sayın sayabildiğinizce) nice dini siyasete alet eden, laikliğe karşı olan " demokratik haklar" diyerek laikliği yıkmaya çalışan şeriat kafalıların, Taliban özentilerinin doğmasına neden oluyordu. (Erbakan, "iki parti var, biri hak, diğeri batıl"(Bingöl'de),"Refah Partisi dışındakiler patates dininden" gibi sözleri ile siyasetten bunun için yasaklanmadı mı?. (Kaynak: Sabah 8.7.2000 Yılmaz Karakoyunlu)

Bunlar bu sözleri ile hiç kimseyi tehdit etmediler. Sadece iktidar partisinin hoşuna gitmeyen birkaç söz sarf etti diye, tehdit yağmuruna tutuluyorlar. Fazıl Say için, internetten " hala duruyor musun" gibi mesajlar, küfürlü tehditler gönderiliyormuş. Emniyet korkusundan onlara koruma vermek zorunda kalmıştır. Ne yazık ki, böylece ülkemizde ifade özgürlüğünün olmadığı imajı yaratılmış oluyor.  Bu nasıl demokrasi ki, kişi özgürce fikrini söylemesin, özgürce inancını söylemesin. Bu durum Özgür Avrupa standartlarına uyar mı?

*

Tarihte kadınlar baskılara, özgürlüklerinin, haklarının ellerinden alınmasına her dönem karşı gelmişler, karşı gelmeğe çalışmışlar. Ama Müslüman ülkelerde kadınlar ezilmişler, halen ezilmekteler. Bu direnişin en çarpıcı örneklerinden biri de bir Arap şairi Zül Rumma'nın dizeleridir.  

Biz Türban diye çekişip duralım. Ancak 696–735 yıllarında yaşamış Arap Şairi Zül Rumma'nın "Kahrolası Peçe" adlı şiirinde kadınların giydiği peçeden şöyle yakınıyor:

"Bütün giysiler arasında

Peçedir en kahrolası

Hem güzellikleri gizler,

Hem de kışkırtır gençleri

Örttüğü kötü kişiler

İçimize fitne sokar,

Allah kahretsin peçeyi". (Kay: Sunay Akın'dan).

Bu kez, bizden bir bayan, bundan 95 yıl önce 1913 lerde Mükerrer Belkıs adındaki bir hanım yazarımız "peçe" yi şu sözleri ile lanetliyor :

"Peçe bizi daha çok bozmadan, biz onu bozalım, yırtalım, çiğneyelim. Menfaatlerimizi kıran, duygularımıza aykırı, bizde masumiyet bırakmayan ve hiçbir yararı olmayan o peçeyi, yüzümüzü örttüğümüz siyah örtüyü kaldıralım, yırtalım. Artık bu gerçeği anlamak zamanı gelmiştir. Cansız kansız olmayalım… Onu yırtacak kadar da gücümüz yok mu? Yoksa yazık! Yazık!..."

Kaynak: Cumhuriyet. Prof. Dr. İlhan Arsel 9.5.2002 sf:21

 

ŞAİR EŞREF VE SARIK

Türk mizah edebiyatının en seçkin, korkusuz Şairi Eşref (1847–1912), eski öğretim kurumlarıyla tekke ve medreselerin cehalet'i beslediği, ilerlemeyi engel olduğu görüşündedir. Bunun içi aşağıdaki dizelerinde şöyle demektedir:  

"Sarıklı gördüğün cahilleri zanneyleme nevvâb

Kurutmakcun dıraht-i mülkü güya bir diken sarmış

Başından boynuna indir, anınla bağ hemen kelbi

Sarık sanma, bir ölmüş beyne tutmuş bir kefen sarmış".

Bence de, sözünü budaktan esirgemeyen şairimiz Eşrefin son dizelerini, artık şöyle değiştirsek yeridir:

"- Türban sanma, bir ölmüş beyne tutmuş bir kefen sarmış".

Eşref'in kastettiği böyle sarıklı yobazlar için, N.Hikmet Ran şöyle der:

"Softanın başı bir kat sarıklı, içi yüz kat sarıklıdır".

 Yine mizah şairlerimizden Neyzen Tevfik de din, iman, türban deyip Atatürk'e dil uzatanlara bir şiirinde şöyle sesleniyor (konumuz türban olduğu için ve

içinde türban geçtiği için alıyoruz):

"Be hey dürzü ne ararsın Tanrı ile aramda

Sen kimsin ki orucumu sorarsın,

Hakikaten gözün yoksa haramda

" Başı açığa niye türban sorarsın?

Rakı, şarap içiyorsam sana ne?

Yoksa sana bir zararım mı var, içerim.

İkimiz de gelsek kıldan köprüye

Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.

Esir iken mümkünmüdür, ibadet,

Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et

Senin gibi dürzülerin yüzünden

Dininden de soğuyacak bu millet,

İşgaldeki hali sakın unutma

Atatürk'e dil uzatma sebepsiz

Sen anandan yine çıkardın

Amma baban kimdi bilmezdin şerefsiz". Neyzen Tevfik (1879–1953)

 1970 lere kadar böyle türban tartışmaları. 1900 yılında Haliç Tütün Rejisinde çalışan, tütün saran kadınlar topluca resim çektirmişler. Hiçbirinin başında ne türban, ne başörtüsü, ne de kara çarşaf var. Yüz yıl sonra 2000 li yıllarda, başbakanın, Cumhurbaşkanının, bakanların çoğunun başlarında sımsıkı sarılmış türban. Bence hava almayı engellediği için o türban sağlığa da uygun değil. AB nin kapısında beklediğimiz bu devirde, türban çağdaş imajımıza da asla uymuyor..

1969–1970 lere kadar İlahiyat Fakültelerinde, ne üniversiteye girerken, ne mezun olurken bir tek başörtülü öğrenci yokken, ANAP di, Erbakan'dı, AKP ydi derken, ülkenin bin bir sorunu varken, bu türban tartışmaları ile çağdaş dünyada geri vitese mi taktık yoksa.

Danıştay, Yargıtay başkanları türban olayını eleştirirken, doğabilecek tehlikeleri, olası tehlikeleri bildirmelerini dikkate almalı, ülkemizin bir kaosa (keşmekeşe) sürüklenmesini önlemeliyiz. Günümüzde Afganistan ve Pakistan'ın nasıl Talibanlaştığını göz önüne almalıyız. Unutmayalım ki,   laik olmayan toplumlarda kaos vardır, istikrarsızlık vardır. Diyelim ki, kamusal alanda, bırakın türbanı, kılık kıyafet serbestîsi olduğunda, ölçüsüz, kuralsız giyim serbestisi olduğu zaman, gerek resmi dairelerde, gerek üniversitelerde, başında türbanlılar yanında, başında Yahudi kepi, Hıristiyan haçı daha bilmem nice acayip kılıkla geleni engelleyemezsiniz. Batının, özellikle üniversite ve kamusal alanında dinsel simgeli giyim kuşam yasaktır. Sokakta ne giyersen giyin, kimse karışmaz.

  Avrupa, şimdiki laik ve huzurlu, aydınlık, medeni, kalkınmışlık ortamına nice dinsel kökenli acılı, kanlı kavgalardan sonra bu günkü çağdaş ortama ulaşmıştır. Laiklik dışı davranışlara, Batılı asla ödün vermez. Günümüzde buna (nice örnekler verebiliriz de) bir örnek verelim.

Roma Katolik Kilisesinin ruhani lideri Papa 16. Benedictus Ocak 2008 de, Roma'da La Sapienza Üniversitesi'nin açılışına katılmak isteyince, 67 fizik profesörü ve öğrencilerin "bilim laiktir" diretme ve tavrı ile üniversiteye sokulmamış. Papanın gelmemesi için açılan bir pankartta " Kiliseye kalsaydı güneş hala Dünyanın etrafında dönüyor olurdu" yazıyordu.

 Avrupa, Orta Çağda, bilim adamlarının söylediği gerçekler yüzünden bilim adamları, Kiliseden, papazlardan dinsel kökenli baskılar, çok acılar çektiği için, düşünür Emile Zola (1840–1902) şunları söylemiştir:

  Yeryüzünde kilisenin en son taşı din adamlarının kafasına düşmediği sürece, son kilise kapanmadıkça insanlık gerçek aydınlığa kavuşmayacaktır". Bruno 1600 yılında, " dünya yuvarlak ve güneşin etrafında döndüğünün" gerçeğini söylediği için,  şimdi heykelinin bulunduğu meydanda diri diri yakılmıştır.

Avrupa çok kanlı din savaşları yaşadıktan sonra laikliğe sarılmış. Din günlük yaşantıya ne kadar girerse sorunlar, çekişmler o denli artar.

Politikacıların dini siyasete alet etme durumları konusunda, aşandaki kitapta aynen şunlar yazılıdır.

"Din adamları ve politikacılar tarih boyunca korkunç bir ortak yaşam sürdürmüşlerdir; siyaset daima dinin hizmetinde, din de, yazık ki, siyasetin hizmetinde olmuştur". Simyacı. Sf:103   (Yukarıda altını çizdiğimiz söz aynen Erbakan-Tansu Çiller ortak koalisyonunda Çiller tarafından da söylenmiştir).

Madem AB ye girmek için çaba sarf ediyoruz, onların, çağdaş dünyanın normlarına uymalıyız. Unutmayalım ki, Batı Medeniyetinin, özünde laiklik vardır.    

Kısaca, sosyal, kültürel, ekonomik yönden geri kalmış uluslarda, kurnaz, hırslı politikacılar tarafından dinin nasıl istismar edildiğini ve bunun en bariz örneğini Afganistan, Pakistan gibi Müslüman ülkelerde görmekteyiz. Batı Kültürü, bu konuda çok acı çektiği,   bunun tehlikesini bildiği için, dinsel istismara, laiklikten ödün vermeye asla izin vermez, oy da vermez. Biz de laikliğe dört elle sarılalım, çünkü özgürlüğün, özgür düşünmenin, yaratıcılığın, uygarlığın mayasında laiklik vardır.

Cevat Kulaksız ckulaksızster@ gmail.com.tr

Gelen Yorumlar
Toplam 16 yorum, 1-10 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda. Okuyucu yorumları onaydan sonra yayınlanır. Küfür, tehdit, hakaret, aşağılama içerikli mesajlar silinir ya da değiştirilebilir; sorumluluğu yorumu yapana aittir.
ÖZGÜRLÜK ÖZGÜRLÜK
Sayın Cevat Kulaksız; yazınızdaki ithamlar, suçlamalar verdiğiniz örnekleri anlamak benim için çok zor olsada, şöyle bir geriye gidip işin boyutlarını size ifade etmek isterim.
Marks'ın Ortaçağdaki kilise din anlayışı için getirdiği yorumları okuyan birisi olarak, 'din, kitleleri uyuşturmak için bir afyondur sözü' ne kadar doğruysa bunu İslamla ilişkilendirmek te o derece büyük bir yanılgı ve oryantalist bir yorumdur.
Unutmayın kilise 19.y.yılın başına kadar kadınları memeli hayvanlar katagorisinde değerlendirmiştir. Dinin kitleler için afyon olduğu ortaçağdaki kilisenin baskı, şiddet ve zalim uygulamaları kilisenin gücünü baskısını sürekli insanları ezmek için kullanması ve bunu Allah adına yapıyor olduğu iddiasından dolayı din bir afyondur demiştir ve bu yoruma katılmamak mümkün değildir.
Hristiyan tarihini incelerseniz kilisenin insanlara Allah adına yaptığı zulümleri ve insanlığa miras bıraktıkları mezhep savaşları ve İslama karşı haçlı seferleriyle yürüttüğü insanlık dışı yol ve yöntemleri her erdem sahibi insanın karşı durduğu bir anlayışı getirmelidir. Burada Avrupanın müreffeh bir toplum olurken laiklikle kurduğunuz bağlantı gülünç. Laiklik sadece Fransada uygulanmaktadır. Avrupanın diğer ülkeleri laik felan değildir. Fransa'daki laiklik anlayışıda bizim laiklik anlayışmızla uzaktan yakından ilgisi yoktur. İslam anlayışı ile ilgisi olmayan hurafeleri İslamın temel felsefesi olarak ifade etmeniz, konuya oryantalist bakış açısından baktığınızı ya da bu konuda yeterli bir bilgi brikimine sahip olmadığınızı çağrıştırdı bende. (Bunu kabalık olarak almayın lütfen, sadece verdiğiniz örneklerden böyle bir intiba uyandırdı.)
Gelelim başörtüsü nedeniyle yapılan baskı ve zülümlerden dolayı mağdur olan binlerce kızların eğitim öğretim haklarının ellerinden alınmasından dolayı oluşan travmaların inanın haddi hesabı yoktur. Batı mezhep savaşlarından sonra sanayilieşme ve endüstriyel olarak gelişirken bizler başka dünyalarda ve hülyalardaydık.Ve hiç bir zaman sanayi ve endüstriyel anlamda sınıflar oluşmadı. Biz sadece batı yaşam ve tüketim kültürünü aldık. Ve bu aslında bizdeki sorunların başlangıcıydı. Laik elitler, yani Cumhuriyet kurulduktan ve İsmet Paşa'nın Atatürkçülük (dikkat edin Atatürk'ün değil İsmet Paşa'nın Kemalist anlayışı) bu toplumun dokularıyla uyuşması mümkün değildi. Halbuki sadece batılı anlamda bir jakoben sınıfın oluşmasıyla sanayileşme şehirleşme ve yaşam kalitesi yükselmez. Sadece askeri çözümler ve herşeye asker pencersinden bakarak ülkedeki merkezden uzaktaki kitlelerin hayata ve siyasete dair düşünce ve eylemlerinin hep cahil ve güdülecek koyunlar olarak görülmesinin tezahürleri, darbeleri, post-modern darbeleri beraberinde getirmiştir.
Ve deniz bir gün bitecekti. Kurulan bütün Cumhuriyet hükümetlerinin sadece yarattığı zengin ve elit çevrelere hitap eden anlayış ve baskıları bir yerde bir patlama yaratacağı artık sosyal bir olguyu beraberinde getirecekti. Bunun anlamı yeniden ayağa kalkma ve bütün köşeleri elinde tutan bürokratik oligarşinin artık daha fazla yama yaparak iktidarını sürdürmesinin mümkün olmadığının göstergeleriydi. Şimdilik bu kadar önce bunu tartışalım ve hazmedelim sonra Dahi cocuk üretimin sembol ismi diyebileceğimiz Fazıl Say ve getirdiği eleştirileri vakit buldukça yazmaya devam edeceğim. saygılarımla Murat Güngör
Murat Güngör | 21 Ocak 2008 Saat 17:48
Başörtüsü ALLAH'ın (cc) emridir
Diyanet İşleri Başkanı bu konuda ne diyor, beni bir müslüman olarak o bağlar kardeşim. O da Allah'ın emridir. Müslümanlar için gereklidir diyor o kadar. Her konuda konunun ehli, uzmanının fikri geçerlidir.Ziraat konusunda,tohumculuk konusunda Diyanet İşleri fikir yürütür mü? Ama başörtüsü konusunda bir konuşmayan müslümanlar kaldı. Çok yazık bırakın herkes inandığını yaşasın birşey olmaz, kardeşlik, birlik ve beraberliğimiz daha da pekişir, birbirimizi daha çok sever ve devletimizi göklere uçururuz. Çekemeyenlerin oyunları bozulur. Selamlar.
kemal Çalışkan | 22 Ocak 2008 Saat 17:49
Eleştiriye yanıtımdır
1-Sayın Murat Güngör, yazım hakkındaki eleştiriniz okudum. Okuduğunuz için teşekkürler. Yazımda kimi itham ederek suçlamışım. Menderes'in söyledikleri, davranışları vb kastediyorsanız, yazdıklarım doğrudur.
2-Türkiye'deki hurafelerin çoğunluğu ne yazık ki, dinsel kökenlidir. Buna ilişkin gülünç hürafe örneklerini, derlerken benim de şaşıp kaldığım, gelecek yazımda tarihsel kaynaklardan örnekleri ile açıklayacağım. Ne yazık ki bazı cahil din adamlarımız hürafeli yaşayarak, önayak olarak toplumu uyandırmaya yardımcı olmamıştır. Ne ki, günümüz de Diyanetimiz bile binlerce hürafe ile eğitici çalışması yeterli değil.
3-"Avrupa'nın müreffeh bir toplum olurken laiklikle kurduğunuz bağlantı gülünç" diyorsun. Bu konuda Kesinlikle siz yanılıyorsunuz. Avrupa, laiklikle aydınlık çağına ermiştir. Ronesans ve Dine reformun itici gücü ile Avrupa aydınlık çağını yakalamış, ondan sonra ki, bilim, teknik, icatlar keşiflerde Avrupa hızla ilerlemişti. "1500 lü yıllarda Martin Luther, ne zamanki İncili Almanca'ya çevirdiğinde (daha sonra her millet kendi diline çevirerek) Avrupa halkı bakıyorlar ki Allahın kitabı İncil'le papazların söyledikleri farklı, böylece dinin (Hıristiyanlığın) baskıcı, sömürücü zulmünden halk kurtularak laşkliği özümseyerek, söylediğiniz "özgürlük özgürlük" ortamıi ile hızla aydınlanmaya, buluş, ve icaatlarda ivme kazanmaya başladı. Orta Çağ boyunca binbir hurafeli sömürücü Hıristiyanlık, papazlar üç yüz yıl Avrupa'yı kasıp kavurdu. Bilim adamları yakıldı, sürüldü, katledildi. Avrupa'lı çektiği bu çile nedeni ile, asla laikliğin önemini tartişmaz. Laik düşünmek, laik yaşmak yaratıcığın mayasıdır. Çünkü bilim özgür va tarafsızdır. Ben Marks'tan falan bahsetmedim. Laik olmayan toplum asla yaratcı olamaz. Çünkü Laik olmayan toplum hurafenin, doğmaların esiridir. Atatürk'ün kurudğu laik Cumguriyeti yıkmak için, yerli işbirlikçiler, komşu Müslüman ülkeler, Hizbullahları ile, laiklik düşmanları ile var gücleri ile çaba gösteriyorlar. Bu yolda, Sabahattin Ali'den, Uğur Mumculara kadar nice aydınımızı kaybettik. Din ve dinsel semboller devlet yönetimine karıştıkça sonu gelmez, acılar, engeller yaşanır. Afganistan, Taliban, Pakistan böyle değil mi? Baskıcı Arap ülkelerindeki, hele İran'daki çağ dışı yaşam böyle değil mi? (Daha çok şey var)
Şöylesine bir İslam ülkelerine bir bakın, hangisinde demokrasi var, hangi İslam Ülkesinde gerçek özgürlük var? Geri kalmış İslam ülkelerinden her yıl binlerce insan çağdaş Avrupa'ya gitmeye can atıyor. Her yıl bu ülkelerden yüzlerce insan Avrupa'ya kaçak gitmek için, Ege kıyılarımızda can veriyor? Gazetelere yansıyan kıyılarımıza vuran cesetleri bir düşünün. İslam ülkelrinde fert başına düşen geliri düşünün, Avrupa'da yayınlanan kaitapları fazlalığını, İslam üğlkelrinde yayınlanan kitapların azlığını düşünün. BU faklar üzüntü verici.
Ne yazık ki İslam ülkeleri, yukarıda söylediğim aydınlatma çağını yaşamadı. Yani Ana dilde ibadeti bir türlü başlatamadı. Atatürk, Türkçe Ezan, Türkçe Gamet, Yasinle bunu başlatmak istedi ama, Menderes iktidarı bunu firenledi. Hem biliyormusun Türkiye'de partizan Menderes İktidar en büyük kötülüğü Kırşehir'i kaza yaparak, demokrasi mücadelesi veren rahmetli O.Bölükbaşı'yı hapse atan o değil mi idi. (Neyse geçelim.) Elhamdülillah ben de Müslümanım. Birbirimize önyargılı davranmayı bırakalım. Bilimsel gerçekleri görelim. Dini siyasete alet edenleri, bankaları soydurup millet parası ile 50 milyar dolar ödetenleri düşün, ülkemizi borca sokanları düşün, Bunlar Avrupa'da niye olmuyor? Şu anda dünyanın en boçlu ülkesiyiz. Söylenecek çok şey var, ama yerimiz dar. Görüşlerinizin bazılarınana katılıyorum. Başarı dileğimle selamlar. Cevat Kulaksız
Cevat Kulaksız | 22 Ocak 2008 Saat 18:16
Kemal Çalışkan'a
Sayın Kemal Çalışkan,
1-Olaya sadece din yönü ile bakıyorsun. Çağdaş bir toplum, günümüzde dinsel kurallarla yönetilemez. Devletimizin girmek için yasalarını, rotasını ayarladığı AB ülkelrinin hiç birinde dinsel kural devlet hayatında, hukukta kullanılamaz.Yasaktır. Çünkü Avrupa Orta Çağ boyunca dinsel baskıdan çok kan döktü, çok acı çekti.
Din siyasallaştı mı o devette huzursuzluk, çekişme asla bitmez. Tarih bhunun örnekleri ile doludur. Dört halifenin üçü (Ömer, Osman, Ali) ile Krbela olayları dinin siyasallaşması ile başladı. (Neyse kısa keselim)
2-Eğer kamusal alanda (okullarda, devlet dairelerinde, üniversitede) kılık kıyafet serbestisi yasa ile serbest bırakılırsa, o zaman adam başına Yahudi kepini, Hiristiyan haçını, kimi sarığını, kimi kara çarşafını giyer okullara, resmi yerlere gelir. Çocuklarımız s"en az müslüman, ben çok müslüman" kavgalari ile didişmeye başlar. Huzuesuzluk artar. Bunun öylesine bie devamı gelir ki, ülke kargaşaya sürüklenir. Orduda bayan subay, assubaylar var. İnancım gereği diye, türbanla gelir... Bu uzar gider.
3-Yargıtay, Danıştay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi türban ve öteki dinsel simgeleri
yargı hükümleri ile yasaklamıştır. Avrupa'da bir Yahudi öğretmen, öğrenci (mesela) başına kepi takıp okullara gidemez. Biz bunu yasa ile, bu dinsel simgeleri serbest bırakırsak girmek için çaba harcadığın AB hukuku ne der? Her şeyi evrensel düşünmemiz gerekir. Benim küçüklüğümde, 50 yıl önce ne türban vardı, ne türban kavgaları vardı. Bunu inan olsun siyasiler oy uğruna ayağa kaldırdılar.
4-Diyorsun ki, Diyanet söylüyor. İyi de din hükümleri başka, hukuk hükümleri başka. Mesela, dinde "iki kadının şahitliği bir kadına, mirasta kadın bir erkek iki" vb hükümler bunlar hukukta Avrupa'da uygulanır mı? Kısaca dinsel simge ve hükümleri devlet yönetimine sokarsanız devlet Talibanlaşır, İranlaşır; dincilik yarışı başlarsa insanlar hür olmaz, mutlu olmaz.
Selam ve saygılarımla. Cevat Kulaksız
Cevat Kulaksız | 22 Ocak 2008 Saat 20:05
bozacinin örnekleri siracilardan!
Cevat bey size tek bir sorum olacak, sizin ALLAH´a, onun gönderdigi kutsal kitabimiz KURAN´a ve emirlerine inanciniz var mi yok mu? Köse yazarligina soyunmus bir sahsiyetin maddiyat ve maneviyati bile ayiramamasi gercekten üzücü, bas örtüsü cahillik, mini etek ekonomik zenginlik mi? orasi burasi acik saclari yapili bayanlar bir erkek icin cok daha cekici geliyor degilmi...birakin kardesim milletin giydigi, giymedigi sizi ilgilendirmesin...
Fatih SIVRI | 22 Ocak 2008 Saat 21:59
Sayın Sivri
Sayın Sivri, herkesin inancı kendine. Allah'a şükür ben de Müslümanım, orucumu tutar, gücümce namazımı kılarım. Ben olabilecek, hukukçularımızın belirttiği ve olabilecek tehlikeleri, kargaşayı, endişeyi anlatmaya çalışıyorum. Ülkemizzde, Hizbullah, Taliban, Afganistan, Pakistan kaosu yaşamasın istiyorum. Endişen sadece buradan geliyor. Selamlar. Cevat Kulaksız
Cevat Kulaksız | 23 Ocak 2008 Saat 08:25
sn.Cevat Kulaksız
Bir insan inandığı gibi yaşarsa o ülkesine yararlı olur,siz tornadan çıkmış tek tip insan istiyorsunuz.hukuk insanın yaşamına karışamaz.elinizden gelse evin içine bile karışacaksınız.bırak adam inandığı gibi başını örtsün bundan kıyamet mi kopar.lütfen ileri ülkelere gidin ve tarafsız olarak gezin kaç çeşit giyim kuşam kılık kıyafetle yaşayan ve okuyan insanlar göreceksiniz..korkmayın sizi kimse bildiğiniz ve istediğiniz yaşam şeklinden başka yola mecbur etmez esas siz ediyorsunuz.bir kişi başaörtüsü allah'ın (cc) emridir diye inanmış ki dogrusu budur.siz buna saygı duyarsanız o da size sayğı duyacaktır.böylece çatışma değil saygı ortamı oluşur.Osmanlı zamanında ermeniler yahudiler ve diğer azınlıklar böyle 100 yıllardır yaşadı.ne zamanki kötü niyetliler zorbalıkla aramıza fitne soktular ve bu da ülkemizi parçalanmaya kadar götürdü.Bu sebeple meseleye çok çok geniş ve uyanık olarak bakalım.sizin gibi düşünürsek şu halimizden daha kötü noktalara geliriz.sizin düşünce yapınız küçük olsun bizim olsun metodu ki işte ırak .biz ise büyük olsun hepimizin olsun kimse bize yan bakmasın diye yutulmaz lokma olalım.hürriyetlerden kormayalım.iceride kenetleşelim de dışa bakalım.dışarısı almış başını gidiyor biz ne ile ugraşıyoruz.zorlu edebiyat yapıyor kelimeler döktürüyoruz sonuç el alem bize gülüyor.cesur olalım.saygılı olalım.herkesi sevelim sonuçta bu ülkeyi bir adım ileri götürenlerin inanan insanlar olduğunu teslim edelim Selamlar.
Kemal Çalışkan | 23 Ocak 2008 Saat 11:46
Yanıta yanıt
Umarım her şey güzel olur. Emanet aldığımız vatanı gelecekte çocuklarımıza güvenli ve korkusuz, ümitli insanlar olarak bırakırız. İyi dileklerine katılmamak mümkün mü? Sağlıcakla kal. İnşallah yarınlar iyi olur.
Cevat Kulaksız | 23 Ocak 2008 Saat 19:40
İKİ ÖNEMLİ OLGU; ÖZGÜRLÜK VE EMPATİ
    
     Cumhuriyet kurulduğundan beri 85 yıl geçmiştir. Bu 85 yıllık yakın tarihimizde kurulan cumhuriyet hükümetleri, AK Parti'yi bir kenara koyun, hiç bir zaman muktedir olamamışlardır. Sanırsınız tapu kadastro memurlarıdır. Siyasetin yönetme sanatından çok memur vazifesi görülmüş, yönetme işi siyasiler tarafından değil asker ve bürokrasi tarafından belirlenen alanların dışında kendilerini gösterememişlerdir. Türkiye'de siyasetin belirlenmesi hükümetler tarafından değil bürokratik oligarşinin istek ve arzusuyla tepeden inme gerçekleştirmiştir.
     Son 2001 kriziyle beraber halk mevcut siyasal partileri sandığa gömerek değişim ve yeniden yapılanmaya duyulan istekle AK Parti'yi iktidar yapmıştı. Sorun da burada başlamaktaydı aslında, çünkü 70-80 yıldır uygulanan siyasal yaklaşımlar, bir arpa boyu yol alınamaması , gelir adalatsizliği, yozlaşma, işsizlik, yolsuzluk, yapılan askeri darbeler, artan krizler, iktidarsz hükümetler, devleti kutsal sayan bireyi yok eden politikalar, halk tarfından yeniden dizayn edebilme ve siyasete direkt müdahale imkanını AK Parti'yle buldu.
     Devlet içinde devletin bir çok görevlisiyle çeteler devlet içinde devletti sanki. Faili meçhul cinayetler, işkence ve sindirme herkesi tek tip kutsal devlet anlayışı içinde yok eden uygulamalar AK Parti'yi tek umut olarak 22 temmuz'da oylarını arttırarak yeniden iktidar yaptı.
     Yaşadığımız bütün bu travmaların sorumlusu AK Parti ya da, başörtüsü değildi. Başörtüsü sorunu sadece başörtüsü sorunu değildir. Başörtüsü aslında köhnemiş bütün bu saydığım haksızlık, yoksulluk insan hakları ihlalleri, faili meçhul kaliam ve süikastler yeşilinden tutun devletin üst düzeyine varana kadar halkı tehdit olarak görüp batılı yaşam tarzını dayatan anlayışların hükmettiği bir zamanlamayla toplumdaki değişim paralellik göstermiştir. Kendisini müslüman olarak tanımlayan kadınlar başörtüsüyle özgürleşmişler ve toplumsal hayata direkt olarak girmeleriye elit cumhuriyet aydınlarına (biz başörtümüzle özgür bir birey olarak yaşamın içindeyiz, hatta yaşamın taa kendisiyiz diyebilmektedir) Burada beyaz Türkün bunu kabüllenememe, hazmedememe sorunu ve tehdit gören bir bakış açısı vardır. Bir yandan 'haydi kızlar okula' kampanyaları düzenlenirken bir yandan da başörtüsüyle bu alanlara giremezsiniz. Yani 'haydi kızlar eve' denmektedir. Bu anlayışı hiç bir insanın empati yapmadan, narsist bir anlayışla 'madem örtünüyorsun o halde git ananın dizinin dibinde otur' diyerek, kanunları yasaları göstererek yasağın yanında yer alması insaf ve insan hakları ile bağdaşmaz.
     Kanada da bir ögrenci okula kama diye tabir edilen bir bıçakla gelmektedir. Bir gün kamayı yere düşürür, öğretmen görür, olay dallanır budaklanır konu yargıya kadar gider. Nedeni bu çocuk kamayı inancı gereği olarak yanında taşımasının kendi din anlayışının gereği olduğunu ifade eder. Yargı okula kamayla gelmesini din ve vicdan hürriyeti olarak kabul eder. Çünkü kamayla şimdiye kadar hiç bir kimseye hiç bir zarar vermemiştir. Okulda birine zarar verebilecek beyzbol sopası ya da büyük cetvel de vardır. Toplumsal hayata hiç bir zararı yoktur demiştir.
     Kanunlar ya da yasalar statik değidir. Eğer öyle olsaydı Hamburabi Kanunları'ndan başka kanun yeryüzünde olmazdı. Hukuk toplumların değişmesi ve gelişmesiyle paralel olarak değişir ve gelişir. Herhalde başörtüsü kama yerine geçmez, başörtülü kızlar eşarplarını diğer kızları boğmak için kullanmazlar ise.
     Aslında Fazıl Say'ı yazmak isterdim; ama yine vaktim daraldı. Yazdığınız makale en azından konuları tartışmamız için iyi bir zemin teşkil etti. Saygılarımla...
  Murat Güngör
 
murat güngör | 23 Ocak 2008 Saat 20:35
türban
ben sizi desteklıyorum cevat bey bir filistin bir ırak bır afganistan olmak istemiyoruz bız laik bır cumhuriyet istiyoruz
mustafa taş | 28 Ocak 2008 Saat 13:55


Yorum Ekleyin
Başlık
Yorum
Ad Soyadınınız
Mail
Web Sitesi
Beni hatirla
Yeni bir yorum geldiginde haber verin.

KırşehirYeniHaber
KIRŞEHİR Yeni HABER sadece internet üzerinden yayın yapmaktadır. Hiçbir kuruluşla doğrudan veya dolaylı herhangi bir bağlantısı yoktur.

2006 © 2008